Hiç dikkat ettiniz mi, her evin kendine has bir kokusu var?
Belki de biz içinde yaşarken hissetmeyebiliriz ama illa ki var..Yıllaar oldu, ben küçüğüm daha, Ablamlar o zaman Almanya’daydılar, her tatile geldiklerinde hayran hayran bakardık tabii herşeylerine :)
Dedim ki bir gün “Ya ne güzel kokuyor sizin elbiseleriniz..” O zaman erkek kardeşim – O da onlarla bir süre kalıp, dönmüştü- dedi ki bana bilgiç bilgiç:
“Bu Almanya’daki bizim evin kokusu :) Her evin bir kokusu olur”
Hatırlıyorum hala şaşırmıştım, hiç farketmemiştim evlerin özel kokuları olabileceğini..Demek o kadar etkilenmişim bu “ ev kokusu” mes’elesinden ki, kardeşimin dediği hala aklımdan çıkmamış bugüne dek ;)
Gerçekten dikkat edin her evin bir kokusu oluyor, bunu ileriki yaşlarda hep farkettim..
Bu ev kokusu, aynı zamanda o evin, kişinin yaşam tarzı aslında..
Evde pişirilen yemekler, baharatlar, içilen çay, kahve, kullanılan deterjan, yumuşatıcı, evin temizliği, temizlikte kullanılan malzemeler, tüketilen sebze, meyve vs. Hepsiyle alakalı bir şey..Ev kokusunu, ev dokusunu bunlar oluşturuyor :) Temelde insan ve meyilleri var yine..
Bu bahsettiğim evin esas kokusu, yoksa geçici kullanımlar, tütsüler yakmak, bir sıkımlık oda spreyleriyle olacakiş değil, ilave kokuların uçup gitmesiyle evde baki kalan koku yani ;)
Geçen evde damla sakızı yakmanın -ki burada “mistika” deniyor, tütsü yapılan çeşidine- domuz gribine karşı bir tedbir olduğunu duyunca herkesle paylaşmıştım bu bilgiyi..
Hatta alt komşuma da anlatınca, sağolsun bana özel o mini tütsü kömürlerinden ve biraz da “mistika” yollamış..Bu mini kömürler de bir acaip, ben ocağa koydum kor olsun diye, meğerse çakmakla ucundan azıcık yakmak yeterliymiş, hemen alev alıyormuş..Tabii ki Çin imalatı, buradaki herşey gibi. Neyse hemen kömürü ocağa koyup yaktım, üstüne sakızı koyup tütsüledim evi :)
1. gün eşim hiç sesini çıkarmadı, halbuki hiç sevmez öyle tütsü falan :) 2. gün yine tütsüledim, bu kez dedi “Evimizin kokusunu yok ediyorsun”Eh artık ben de O yokken yaparım ne edeyim ;)
Domuz gribi deyince, Allah muhafaza eyleye, burada 80’e ulaştı artık vak’alar :( Gazetelerde,her sabah anason çayı içmenin domuz gribine karşı iyi bir tedbir olduğunu duyan herkes, attarlara koşmuş diye duymuştum..Anason kokusunu da hiç sevmem, bence tütsü daha iyi ;) Havayı dezenfekte ediyor hem..
Ev kokusu dedik, bakın nereye geldik:)
Evet efendim aynen evlerin kokusu gibi insanların da kendilerine özel kokuları vardır..
Maddeten düşünülürse aynen ev kokusunu oluşturan nedenler, insan kokusunu oluştururlar..Ama ben evde de, insanda da mecazı kastediyorum daha çok, tabii ki.
Hiç duydunuz mu bilmem, “Namaz kılmayanların ne kadar yıkansalar da, vücutlarının koktuğu söylenir.”
Hattaİmam Şafii Hazretleri’ydi yanılmıyorsam; “Namaz kılmayan bir insanın yanında bir saat dursam 40 gün ibadetimden zevk alamam” dermiş..
Sanırım o saldıkları koku etkiliyor ve epey de geçmiyor etkisi.
Bu bağlamda evlerin de manen koku saldıklarını düşünüyorum ben..
Kur’an’da; “İçinde Allah zikri yapılan evler” diye bir ayette geçer hani?..
Hadislerde de, içinde Kur’an okunan evlerden bir nur çıktığı ve ehlince bunun görülebileceğinden bahsedilir..
Yine içinde ibadet edilen, çok Kur’an okunan bazı evlere girdiğinizde bir mutluluk, huzur, değişik bir hava hissedersiniz..Hatta böyle evlerde kılınan namazlar bile çok farklıdır, huşuludur, zevkine doyum olmaz..
Demek ki, nasıl evlerin ve insanların maddeten herkesce hissedilen bir kokuları varsa, manevi kokuları, manevi dokuları da var, ehlince hissedilen..
Efendim, aynen ev gibi bir insanın kokusu da, kafasına ve yüreğine doldurduklarıyla ve dahi “O” merkezli ya da değil, yaşam tarzlarıyla belirlenir..
Bazı evler vardır girer girmez rahatsız olursunuz kokudan, ağır bir hava çöker üstünüze, dayanamazsınız..Mutsuzluğa, huzursuzluğa ayarlanmış gibidir evin havası..
Bazı insanlar vardır yanlarında duramazsınız, acaip kokarlar..Burnunuzun direği kırılır. Değil yanından, taa uzaklardan gelir kokusu size. Koku alma hassası güçlü olanlar rahatsız olurlar..
Bazıları hiç konuşmadıkları zaman kokmazlar, koku ehli de yoksa yanlarında, gizli kalır kokuları..Testi içindekini sızdırdığı gibi bu insanlar da konuştukları zaman, içlerindeki koku ortaya çıkar ve zehirler havayı..O havada soluyanın vay haline, oksijen tüpü de yoksa hele, "pisipisine" ölüp gitmesi işten değil..
Sadece konuştukları zaman mı? Hayır. Mesela kalem ehli iseler yazdıklarında da salarlar kokularını.. Nasıl ev kokusunu geçici olarak sprey vs. ile izale etmek mümkündür, bunlara bu gibi çareler de yok.. O kokuyu yok edemezsiniz.Ancak koku üreten kapları; yani kafa ve yürekleri temizlenirse kesilir koku.
Günahın da bir kokusu olurmuş, öyle derler..
Ancak ehil olanlar duyarmış bu kokuyu..
Ve Allah’ın merhametindenmiş günah kokusunun herkesce algılanamayışı..
Çünkü herkes bu kokuyu alsa mümkünü yok yaşanmazmış bu dünyada..
Ya Rab, kokularımızı güzel eyleye.
Evlerimizi, kafa ve yüreklerimizi “koku”nla doldur ne olur..
Her şeyin başında bilgi zinası var. Bilgi ile gayri meşru ilişki kuruyorlar.
Kendilerine ne ad verirlerse versinler bu insanlar aynı yanlış bilginin fakat farklı zinaların çocuklarıdır.
Zina haramdır ama zannettikleri gibi peygamberler günahı ve günahın kaynağını yok etmek için gönderilmemişlerdir.
Onlar bize notaları öğretmiş ve yanlış notalara basmamamızı bunun bir gürültü olacağını söylemişlerdir ısrarla.
Gürültüye neden olacak fiillerden kaçınmamızı teklif etmişlerdir.
Buna uymayanların her şeyden önce kendi kulaklarına zulmedeceklerini kendi duygu ve doğalarını bozmuş olacaklarını işaret etmişlerdir.
Bu sapmanın sonucu Kitap’ta şöyle yer alır: “Ben kendime zulmettim.”
Gürültü (haram) insana zulümdür.
İnsanlar her şeyden önce kendine zulmeder.
Bütün zulümlerin kaynağıdır bu.
Özgürlük adı altında müziğin (hayatın) kurallarını ciddiye almayan sadece kendi keyfini ciddiye alan bir müddet sonrada akort tutmaz hale gelen insandan çıkan bütün sesler gürültüdür.
Vahyin notalar, her ibadetin akort yapmak anlamına geldiğini bilmezler.
Hayata ancak akortlu terbiyeli seslerle katılmak gerektiğini bu ortamda anlatamazsınız. Çünkü gürültülerinde yitip gider sesiniz.
Bugün 1 Receb efendim. Kutlu İklimlere doğru yolculuk başladı yine..Ne şanslıyız ki bize bir fırsat daha verildi, "Hadi!" dendi.."Receb Şehrullah" Receb Allah'ın Ayı. Yani bu ayda sağanak sağanak Rabbimiz'in rahmeti..
Yolda değilsek de yoldayız artık inşaAllah hep beraber..
Hayırlar getirmesini Rabbim'den niyaz ediyorum.
♥♥♥♥♥♥♥♥♥♥
Ne dersiniz gelin bu kez baştan işi sıkı tutalım? Bu kez farklı olsun bizim için 3 Aylar..Mesela kutlu mevsimden olabildiğince istifade adına bir program yapalım her birimiz.. Hep istediğimiz ama yapamadığımız şeyleri yazalım ilk sıralara, bir cetvel yapalım:
Namaz, zikir, uyku düzeni, kitap okuma, sadaka, Kur'an-meal-tefsir okuma.. Çetele şeklinde olsun ki, artı eksi koyalım ve her günün sonunda muhasebe yapalım..Asalım odamıza bir tane, çantamızda da bir tane olsun uymaya gayret edelim inşaAllah..
Nasıl ki evden çıkarken hergün kontrol ettiğimiz "olmazsa olmazlarımız" var; Anahtar, gözlük, cep telefonu, kalem gibi mesela..İşte bu mevsimde bizim de olmazsa olmazlarımız olsun..
Abdestli çıkalım mesela evden mutlaka, dilimizde dua olsun, merdiven iner-çıkarken "lailaheillallah" diyelim..Evden çıkarken çantamıza mutlaka küçük bir Kur'an, bir dua kitabı koyalım. Her fırsatta okuyalım, açıp okuyamadığımız zamanlarda da içimizden zikredelim hep..Günlük olarak mutlaka en az 100 salavat, istiğfar, Eyyub ve Yunus aleyhisselam'ın duaları okunmalı..
♥♥♥♥♥♥♥♥♥♥
Evimizde, apartmanımızda, çevremizde üç ayların geldiği hissedilsin, hissettirelim..Gerek tebriklerimizle gerek alacağımız hediyelerle..Özellikle çocuklarımız için bunu mutlaka yapalım ne olur..Onlara mesela Perşembe günü Regaib Gecesi'nde özel, çok sevdikleri,istedikleri hediyeler alalım, tatlı sürprizler yapalım.. Birlikte güzel yemekler yapalım.Evimizi süsleyelim, balonlar, renkli kağıtlar vs. ki kapılmasınlar batılın albenisine, dinin asık suratını değil gülen yüzünü görsünler..
Efendim, kutlu mevsimler üç aylar insan için sanki bir kurs gibidir..Hani insan bir kursa başlar, dil, bilgisayar kursu gibi.Nasıl ilk zamanlar hiç bilmediği konuda, hiç bilmediği şekilde eğitilmek-öğrenmek, öğrenmek için gayret etmek ona zor gelir, hatta bazen bıkar, dersleri bırakmak ister..Ama çalışınca, sebat edince nasıl herşeyin üstesinden gelir..
İşte bizler de Üç Ayları Rabbimizden bize sunulan bir kurs gibi değerlendirelim inşaAllah.. Alıştırmalar yapalım bu aylarda, nefsimizi günahlardan arındırmaya gayret edelim..
Dargın olduklarımız varsa barışalım bu kutlu mevsimin yüzü suyu hürmetine.. Nefsimize ağır geliyorsa dua edelim "Allah'ım senin için, ne olur kolaylaştır" diyelim..Geceleri kalkıp 2 rekat namaz kılalım.Bir dileğimiz varsa kapısını tıklatalım..
Bazı alışkanlıklarımız varsa mesela, çok televizyon izlemek, gıybet-dedikodu, boşa vakit geçirmek vb..Bunlardan arınmaya çalışalım; Belki zor olur ilk başlarda, ama insan devam ederse, bir de bakar ki epey yol almış bu vadide..Çünkü gönül boşluk kabul etmez asla, sen Hakk'la doldurmazsan, şeytanın askerleri anında istila eder..
Ve nefs dizginlenmek, meşgul edilmek ister Hakk'la..
Sen onu meşgul etmezsen, o seni meşgul eder, baştan çıkarır..
Hem unutmayalım 3 Aylar çok faziletlidir..Bu aylarda yapılan iyilikler de, kötülükler de katlanarak yazılır aman dikkat! Bir iyiliğe ve güzel amele karşılık on sevap iken mesela, bu aylarda yüreğine göre sevaplar katlanır bin-milyon misli olur.Yine bir günaha bir ceza iken, bu aylarda ceza bir olmaz! Katlanır..Bu yüzden sevapları arttırma, günahları da azaltma gayretleri içinde olmalıyız inşaAllah..
Belki de bir daha 3 Aylara yetişemeyeceğiz kimbilir?
"Allahumme bariklena fi Recebe ve Şa'ban ve belliğna Ramadan"
♥♥♥♥♥♥♥♥♥♥♥
Bir keresinde kadının biri savaşta yakalanarak getirildi. Çocuğu kaybolmuştu.. Ağlıyor, sızlıyor, deliler gibi kendini oradan oraya atıyor, dört dönüyor, karşılaştığı her çocuğu göğsüne bastırıyor, onu emziriyordu.Hz. Peygamber sallallahu aleyhi vesellem onu görünce yanındakilere hitaben:
"Bu kadın kendi çocuğunu ateşe atabilir mi hiç?" buyurdu. Oradaki insanlar: "Asla atmaz!" dediler. Bunun üzerine Hz.Peygamber sallallahu aleyhi vesellem:
"Biliniz ki Allah, kullarını bu kadının çocuğuna olan sevgisinden daha çok sever" buyurdu.
Ah ya Rabbi! Ah ya Vedud! Ya Rahim! Ya Latif!..
Atar mı hiç? Atmaz! Atmıyor, her an hatırlatıyor kendini, sarıp sarmalıyor bizi, kucağında uyutuyor daim ahh..
Bize bizden yakın, aldığımız her nefeste O, verdiğimiz her nefeste Huu..
♥♥♥♥♥♥♥♥♥♥
"Beni unutma!"
Hiç dikkatinizi çekti mi sizin de; O Vedud kullarıyla buluşmak için hep vesileler yaratmış?..Sarmış adeta tüm zamanı esmasıyla..
Bin çeşit vesile icad etmiş ki uyanalım, koşalım kucağına..
Bekliyor iştiyakla hep bizleri.
Bakın şöyle zaman dilimlerine, boş bir an göremezsiniz hiç..Cuma günündeki duaların kabul olduğu o "giz"li vakit, her gece dünya semasına inip, kucağını açıp bekleyen O Rahim, 4 haram aydaki katlanan ameller-ibadetler, bugün idrak ettiğimiz 3 aylar ve içindeki kutlu geceler, ramazan, şevval oruçları, hac ayları..Esmasını sarmış zamana-vakitlere, bekliyor bizleri..
Gelin affedeyim..Gelin rızk vereyim..Gelin..Gelin!
Ve hep çağları kuşatan o nida: "Beni unutma!"
Her yeni günle, ayla, saatlerle sunulan fırsatlar zinciri..
Gel temizlen! Sileyim önceni..Sıfırdan başla hayata.
Üstelik de geçmiş günahlarını sevaplara çevireyim!
Sadece bir gayret bizden, bir meyil, bir hicret O'na doğru.
Bekliyor iştiyakla hep O..
Nerdesin?!
♥♥♥♥♥♥♥♥♥♥
Beni unutma!..
İşte şimdi tam da sırası O'nu hatırlamanın..Evet evet hem de tam şu sıcaklarda, şu tatil vakti, şu sereserpe nefsler keyfederken..
Tam sırası o çağrıya kulak vermenin;Nerdesin?!
Beni unutma!..
Beş vakit minarelerden "Beni unutma!" okunur..
Melekler konar avuçlarına her kar tanesiyle; Beni unutma!
Gözyaşlarını siler, onarır tüm kırıklarını O Cabbar; "Beni unutma!"
Can tanen yavrunun ışıldayan gözleri olur o nida; "Beni unutma!"
Bir gülün muhteşem güzelliğinde O Cemil fısıldar kulağına; Beni unutma!
Bir yağmur tanesi okşar yüzünü kavurucu bir yaz günü; Beni unutma!
Her kapının yüzüne kapandığı en umutsuz anında sana bin pencere açan Vahhab fısıldar yüreğine; Beni unutma!
Nerdesin?!
Lebbeyk ya Rabbi lebbeyk! Kapındayız tut yüreklerimizi, bırakma bizi..
"Allahumme bariklena fi Recebe ve Şa'ban ve belliğna Ramadan"
“Allah’ım! Hakkımızda Recep ve Şaban’ı mübarek kıl ve bizi Ramazan’a eriştir."
Peygamberimizin sallallahu aleyhi ve sellem sözü yerinde kullanmasına dair şu küçük anektod bana, yazın Kur'an eğitimi alacak çocuklarımızı hatırlattı:
Bir göçebe Arap Müslüman olma niyetiyle gelmiştir. Fakat henüz kararı kesin değildir. Netleştirmek için Peygambere sorar:
-İnsanları neye çağırıyorsun? - Yalnız Allah'a ibadet etmeye. O Allah ki, başın bir derde girdiğinde O'nu çağırırsın. Seni kurtarır. O Allah ki bir kuraklık olduğunda O'nu çağırırsın. Yeri yeşertir. O Allah ki, çölde yolunu şaşırdığında O'nu çağırırsın. Yolunu buldurur.
Gelen adamın arayışına birebir karşılıktır bu sözler. Çünkü Efendimiz (asm) davet ettiği dini, bir çöl sakininin ihtiyaçlarını gözeterek anlatmıştır. Kuralın ve kanunun olmadığı çölde, her göçebenin başı derttedir, derde girmek üzeredir. Kuraklığın hüküm sürdüğü çölde yaşayanlar, en çok da yeri yeşertecek, vahalara gökden sular indirecek Bir'ini arar. Çölün zemini sürekli hareketlidir, bir rüzgarla tepe ve rüzgar yer değiştirir, yön ve yol bir anda kayboluverir. Çölde yolunu kaybedenler en çok kendilerini yola getiren Bir'ini arar.
Gelelim çocuklarımıza... Onlara dualar öğretiyoruz. Ayetleri Arabca aslıyla ezberletiyoruz. Hacca ve umreye gitme hayalleri telkin ediyoruz. Peygamberimizin savaşlarına dair şiirleri büyük bir heyecanla okutuyoruz. Hiç şüphesiz iyi niyetliyiz ve iyi ediyoruz. Başkaca şeyler öğretmekten elbette ki daha anlamlı bir iş yapıyoruz.
Ama Efendimizin bir çöl bedevisine gösterdiği inceliği çocuklarımızdan esirgiyor olabilir miyiz? Soruyor muyuz kendimize: "Çocuklar en çok neyi arar?"
Bence, Kabe'den önce şeker ve çikolata arar.. Bence, Hacca gitmeye hasret duymadan önce, bisiklete binmeyi, dondurma yalamayı özler. Bence, savaş şiirleri dinlemekten çok daha önce, kül kedisini, yedi cüceleri, kırmızı şapkalı kızı, belki keloğlanı, pinokyoyu, tom ile jerry'yi, şirinleri ve onların şen şakrak serüvenlerini dinlemek ister..
İhtimal ki, bu sözlerim yaralayıcı olacak.. Kabe'nin karşısına şeker ve çikolatayı koyuyorum diye... Peygamberimizin hayatına karşılık Batılıların masallarını öne çıkarıyorum diye.. Hacc ve umrenin rakibi olarak bisiklete binmeyi, dondurmayı yemeyi zikrediyorum diye...
Ben başlatmadım bu rekabeti.. Asıl, çocukların çocukluğunu, Peygamberimizin bedevinin bedeviliğini ciddiye aldığı kadar ciddiye almayan anabablar başlattı..
Nasıl oldu da, en önce çikolatayı ve şekeri, bonbonu ve boncuğu seven çocuğu, bir anda Kabe'yi ve umreyi sever hale getirebildik dersiniz?
Başarı mı bu, yoksa bir aldanma mı?
Çocuklar biz büyüklerin küçümsediği şekeri ve bonbonu küçümser gibi yapıp, yerine bizim öncelediklerimizi koyar gibi yapıyor olmasınlar?
Çocuk babası gibi olgun olmak zorunda değil..
Çocuk annesi gibi dünya süslerini bir tarafa bırakmak zorunda değil..
Hele de çocuklar büyüklerin dinlediği şiirleri, büyüklerin edasıyla okumak zorunda değil... Çocuk çocukça şiir okur. Şaşırır. Kekeler.. Harfleri yutar.. Kocaman adamlar gibi kollarını romantik bir edayla açıp, başını göğe çevirip, gözlernii huşu ile yummaz.
Hadi, diyelim ki, gerçekten de Kabe'yi çikolatadan önce istiyorlar, savaş menkıbelerini çocuk masallarından daha çok seviyorlar.. Samimiler... Tam da bizim istediğimiz formatı tutturdular..
İyi ama.. Allah'ı sadece "Kabe'nin Allah'ı" olarak tanıtmak onlara zulüm değil mi?
Allah'ı sadece Mekke'nin Medine'nin Yaradan'ı olarak, çöl ve devenin Rabbi olarak tanıtmak haksızlık değil mi?
Niye Peygamberimizin hayatını, İslam'ı anlatan imajlar, resimler, sarıklı ve cübbeli adamlar ve çocuklar üzerinden, çöller ve develerle anlatılır? Demek ki şu güzel kumsalın Rabbi -haşa- Allah değil? Demek ki tişörtle gezen çocuklar -haşa- Peygamberimizin dostu değil. Allah'a kul olmak çöl kadar uzak, develer kadar egzotik bir şey... Öyle mi?
Niye burada ve şimdi varolan şeyler üzerinden tanıtmaktan kaçınırız Allah'ı çocuklara?
Neden ellerine tutuşturduğumuz Elif Ba kitapcıkları ille de derme çatma mizanpajlı, renksiz ve zevksiz, albenisiz ve tatsız tuzsuz olmak zorundadır?
Güzel ve çekici olan şeylerle anlatmaktan korkuyor muyuz Allah'ı?
Yoksa, kimilerinin ısrarla ve sistematik bir biçimde anlattığı, telkin ettiği gibi "asık suratlı" bir din midir bizimkisi?
"Kızan", "taş yapan", "kullarını yakmaya hevesli" bir Rabb midir bizim Rabbimiz?
İlle de "çarpar" mı Kur'an? Hiç okşamaz mı? Hiç hikaye anlatmaz mı?
Oysa, Allah çikolota da verir çocuklara.
Oysa Allah dondurmayı da sevdirir çocuklara..
Oysa Allah bisikletin de Rabbidir..
Oysa Allah masallardaki güzel kızların ve prenslerin de Yaradan'dır.
Oysa, Kur'an "masal" da anlatır çocuklara?
Oysa, Peygamberimiz oyun oynar çocuklarla?
Oysa, Peygamber namazının en hassas yerinde, secdede, başının üzerine oturmasına ses etmez çocukların...
Allah da, Kur'an da, Peygamber de, yeri geldiğinde "çocukça"dır çocuklara..
Çocuklaşırlar..
Kendi asık suratımızı Allah'a yamamaya çalışmak haddimize mi?
Çocukluğunu ve içindeki çocukluğu unuttuğu için çocuklarından yetişkinlik bekleyen bizler gibi göstermeye hakkımız var mı Peygamberi (asm)?
Çikolatayı babasından, dondurmayı annesinden isteyebileceğini, ama Allah'tan ancak Kabe gibi, hacc gibi, Peygamberimizi rüyasında görmek gibi büyük ve soyut şeyleri isteyebileceğini öğrenen bir çocuğun zihninde nasıl bir Allah imajı inşa ediyoruz?
Hiç düşündük mü?
Yıllar önce beş altı yaşındaki bir kız çocuğuna sormuştum:
"Dua biliyor musun?"
"Evet," dedi ve hemen "Rabbi yessir..."i okuyuverdi..
Sonra tuttum ellerinden, gözlerinin içine baktım. "Bugün Allah'tan ne istersin?" diye sordum. "Gerek yok ki.." dedi, "annem babam benim istediklerimi alıyor."
Duanın Allah'tan bir şey istemek demek olmadığnı bilmeden "dua ediyor" kızımız. Ne garip!
Babası araya giriyor: "Hocam, o en çok Kabe'yi görmek ister!"
Bak sen işe! Dünya tatlısı küçücük kız çocuğu, ona çikolata yiyecek dili damağı dudağı hiç yoktan veren, gözlerinin her iki kapağına süslü mü süslü kirpikler takan Rabbini, çikolata ve şeker isteyebileceği Biri olarak tanımıyor. Ancak, babasının istediği ya da istemesini istediği Kabe söz konusu olunca, Rabbine başvuruyor.
Söyler misiniz, Kabe'ye şekeri ve bonbonu, çikolatayı ve oyuncağı rakip eden kimler? Söyler misiniz, güzeller güzeli dini çöl imajlarıyla, deve resimleriyle çocuğun dünyasından uzak bir yere atan kimler?
Gelin bir sünneti icra edelim. Efendimizin çölde yaşayan göçebeye hitabını çocuklarımıza uyarlayalım..
Yalnız Allah'tan iste, çocuğum.
O Allah ki, oyuncaklarını kaybettiğinde O'nu çağırırsın.
Sana yeni oyuncaklar gönderir.
O Allah ki bisiklete binmek istediğinde,
O'nu çağırırsın, sana bisiklet alacak anne baba verir.
O Allah ki bir canın dondurma çektiğinde sana seve seve dondurma yapacak, dondurma alacak, dondurma satacak amcaları teyzeleri, ağabeyleri ablaları verir..
Efendim, İslam alimlerinin zamanı iyi değerlendirme kaygıları hakkında iki örnek okudum çok etkilendim..İnanıyorum ki okuyunca sizler de etkileneceksiniz.
Öğrendim ki, o güzide şahsiyetler hayatları boyunca, yemek gibi, uyku gibi olmazsa olmaz hayati konularda bile çok dikkatli davranmışlar hep.. Az yemişler, çünkü çok yemenin uykuyu da beraberinde getireceğini biliyorlarmış..
Hep zamanı boş yere harcamayalım, zamanlara adres bırakalım diye gayret etmişler, özen göstermişler hayatları boyunca..Hep kısa tutmuşlar kendilerine ayırdıkları vakitleri.
Ebul-Vefa Ali Bin Akil, milyonlarcasından biri, bakın ne demiş:
"Yemek yediğim vakti kısaltmak için, elimden geleni yapıyorum. Ekmeği çiğneyerek vakit kaybetmemek için, yemeğin içine ufalayıp yemeği tercih ediyorum. Zira ikisi arasında, çiğnemede kaybedilecek zaman farkı vardır. Böylece kitap mütaalasına ve yazmaya daha fazla vakit ayırıyorum."
Yine bir başkası, Davud et-Tai, “ekmeği bölerek yemekle ufalayıp, tirit yaparak yemek arasında 50 ayet okuyacak kadar vakit olduğunu” tespit etmiş.
SubhanAllah, çok etkilendim okuyunca..
Bu nasıl saygıdır böyle zamana? Bu nasıl saygıdır Yaradan'a ve Zamanın Sahibi'ne? Bu nasıl adres bırakmalardır anlara ve dahî gelecekteki yüreklere?
Bu nasıl dizginlemektir zamanı, kendi lehine ötelerce?..
Bu nasıl hevesle üretmeye talip olmaktır böyle?
Şaşmamak mümkün mü?
Bu ve binlercesi örnekleri okuyunca nasıl da küçülüyor insan değil mi? Film gibi geçiyor kendi hayatı, gözlerinin önünden ve zamanı nasıl hoyratça tükettiğini farkediyor birden utançla!..
Size öyle olmadı mı şimdi okuyunca?
Ben öyleyim şu an şahsen..Un ufak oldum bu muazzam tablo karşısında..
Bazılarının, yaşadıkları yıl sayısından daha fazla kitabları var subhanAllah..
Bir ânı dahî boş geçirmemiş, üstelik de katlamışlar zamanı, niyetleriyle bereketlendirmişler!
Çağlar ötesinden bize ulaşan kokularına, örnekliklerine bakın!..İliklerimize kadar bizi hala titretmelerine..
Anlayalım işte hedeflerinin büyüklüğünü ve meydan okumalarını! Nefse-zamana!..İdeali olan işte böyle meydan okur çağa ve eskimez öğütülmez asla!
Geleceğe ışık tutan, çağları aydınlatan, nefslerini hiçe sayarak kendilerini insanlığın hizmetine, yüce amaçlara adayan, adananlar.. Allah onlardan razı olsun.
Şimdi hep görüyoruz kendilerini ve zamanı umarsızca tüketen insanlar -dolayısıyla nefslerine zulmedenler- hep yakınıyorlar;
"Ah sıkıldık vah sıkıldık" "Ah canım sıkılıyor, zaman bir türlü geçmek bilmiyor, ne yapsak ki, nereye gitsek ki " “Akşam da olamadı bir türlü” “Zaman geçmek bilmiyor”
Bakar mısınız, bazılarına zaman yetmiyor, bazıları da zamanı tüketemiyor :)
“Alelade bir insan zamanı nasıl bitireceğini, akıllı bir insan ise zamanı nasıl kullanacağını düşünür”müş ya, aynen öyle.
Bir de eşyaya kul-köle oluşlarımız var.. Yok mu?
Olmaz mı şu tüketim çılgınlığı çağında hem de.. Evlere bakın hep hizmet bekleyen bir yığın eşya ile dopdoludur..
Ev hanımı sabah kalkar bir tören edasıyla, bu eşyaya sunar tüm vaktini ve gücünü..Adanır adeta.
Öyle odaklanır ki etrafına bile bakmaz, zaman ayırmaz. Ayırsa da gücü kalmaz zaten..Ömür törpüsü bir kısır döngü..Hergün hergün..
Rüyalarında bile halı yıkayan, pencere silen hanımlar tanıyorum ya ben, siz ne diyorsunuz? :))
Ama hani ya eşya bize hizmet edecekti?
Nedir ki bu gönüllü kölelik?
Nedir bu, zamanı ve eşyayı kendi lehimizde, hizmetimizde kullanamama?
Nedir bu acziyet?
Efendim, biliyoruz ki zaman, ötede hesaba çekileceklerimizin ilklerinden ve de bir an öncesini bile geri getirmek elimizde değil. Giden gidiyor, ya gaflette ya da lehimize..Zamanlara adres bırakmayanlar, zamanın kıymetini bilemeyenler ötede pişman olacaklar ama ne çare..
bilirsiniz ötekini de. bir İbrahim daha var... Sultalığa meraklı, nemrudu içinde saklı; gülşeni aramaklı, ateş içinde aklı. Nar içinde bihaber, zavallı gulşendeyim zanneder...
deve yitirmiş ormanda, arar durur tavanda, mahsulü yok harmanda, lafları boş havanda döver durur, böyle avunur...
Gönlünde bir kara sevda, derdi dağları aşkın. fermanını arar aşkın... Yar içinde süveyda, silip atamaz şaşkın.
ibrahim, ibrahim! hani bir kalbde iki yar olmazdı?... hani tavanda deve aranmazdı?... eğer sen ibrahimsen, bu yollar geçit vermez aslanım. azığı zehir, lokması demir, dünyası tuzak, leylası yasak sana . böyledir emir...
Hakk'a revansan, aşka revansan bedeli ödenir...
bedel, bazen hacer, bazen ismail, bazen oğul tadında sarılmak, bazen taca tahta darılmak... pazarlığı yapılmaz...
düş yollara ibrahim, bilelim, yârin kim?
bırak ismaili, bırak haceri. burda, bu sıcak susuz yurda.
hem hiç bakma ardına, isterse yem olsunlar kuşa kurda.
köle olmaya tahtını, aziz olmaya bahtını, hiç bozmadan ahtını ver de öyle git.
oğul, yar deyip ah çekeceksen, gözünden bir damla yaş dökeceksen, hasretin önünde diz çokeceksen, yola çıkmadan yüreğine sor da öyle git.
ismail yırtınmada, hacer çırpınmada. ana yüreği dayanmaz, çöl bile öyle yanmaz.
pek derindir yarası... safa-merve arası, koşturur ismail için, çırpınır bir yudum su için...
ibrahim Hakk'a tapar da hacer, hacerliğini yapar da ALLAH hiç unutur mu?...
ab-ı hayat topuklarda, zemzem verir ismail için, zemzem verir hacer için
için artık, doyuncaya kadar için...
Hakk dilerse ateşler gülzar olur ibrahim. çolde zemzem fışkırır, etraf bahar olur ibrahim.
yeter ki sen ibrahim ol. yeter ki sen müstakim ol.
yavrunu bırak uyurken beşiğinde, ama yüreğini kapı eşiğinde, sakın ha bırakma zira bu sevda ekmeksiz olur, tüfeksiz olur ama yüreksiz olmaz...
yürü aslanım, hacer Allah'a emanet. unutma, dönüp bakmak ihanet. ismailim yok deme, senin sevgin ismail. belki öksüz ve yetim... sakla onu çatlayan sinende...
çırpındıkça hacer, yandıkça ibrahim zemzemler fışkırsın, ismailler büyüsün. bir altın silsileden, kervankar yürüsün yüreğinden ibrahim...
bizim gülzar, ancak ateşte biter... ateşlere girmeden, narda güller dermeden, hacerleri vermeden, sultanlığı yermeden, gedalığa ermeden ne ibrahim olunur, ne de mevla bulunur... git ibrahim! hadi git.......
//..Birgün akşam olur, biz de gideriz;
Kalır dudaklarda şarkımız bizim..//
Yüreğimi paylaşmaya gelen tüm dostlara merhaba :)
Sizlerden ricam; Şu sanal alemde yürek esintilerime sahip çıkmama yardım edin lütfen; Buradaki yazıları, başka yüreklere de ulaştırmak istediğinizde lütfen altına ismimi ekleyin ya da blog adresimi. Bin teşekkür..
muhabbetle